Akdeniz’in Bir Diğer İncisi

Blaise Cendrars 1945 yılında demiş ki, “Marsilya bizi tarihsel anıtlarıyla ezip geçmeyen tek antik şehir. Mimari değil, dini değil, edebi değil, akademik değil, sanatsal değil. Uysal ve neşeli bir şehir. Kirli ve bakımsız. Ama yine de dünyanın en gizemli ve deşifre etmesi en zor şehirlerinden biri.”


İki haftasonu üst üste Marsilya’nın sokaklarını gezerken bu sözler çınladı kulaklarımda. 1945’ten bu yana bazı şeyler hiç değişmemiş. Hala kirli ve bakımsız, dini ya da akademik değil. Fakat eski tip Fransız mimarisi, sanat, müzik, ve dans dolu sokakları son derece etkileyici. Üstelik İstanbul gibi gittikçe zorlaşan metropollerden sonra uysal, neşeli, eğlenceli bir liman şehri insana ilaç gibi geliyor.


Limanın hemen kıyısında, eski bir şatonun içine açılan Mucem (Avrupa ve Akdeniz Uygarlıkları Müzesi) ise son zamanlarda gördüğüm en çarpıcı müzelerden. Kazablanka, Venedik, İstanbul, Kaire gibi ilk bakışta alakasız diyebileceğiniz Akdeniz incilerinin 14. yüzyıldan itibaren deniz ulaşımı yoluyla nasıl büyük bir ağa dönüştüğünü, birbirlerini nasıl etkilediğini anlatıyor.


Kutuplaştığımız son yıllarda Marsilya’nın bence en etkileyici kısmı ise çokkültürlülüğü. Sokaklarda her dilden, her renkten, her hikayeden insan bir bütünlük içerisinde yaşıyor. Bunu özetleyen sahne benim için Marsilya-Strazburg futbol maçında Marsilya taraftarlarının açtığı “Mélangeons nos cultures” (Haydi kültürlerimizi karıştıralım) pankartı oldu. Benim de oraya taşınıp kendimi karıştırasım gelmedi desem yalan olur.


“Mélangeons nos cultures” (Haydi kültürlerimizi karıştıralım) pankartı