“Aslında Cumhurbaşkanı Olmak İstemiyordum.”

Geçtiğimiz günlerde hayatını kaybeden eski Fransız cumhurbaşkanı Chirac’a öyle bir veda edildi ki, merak ettim, 2017’de Chirac üzerine çekilmiş olan bu belgeseli izledim.


Chirac bir dünya kültürü ve sanatı aşığı. Gençlik yıllarında Sanskritçe ve Rusça öğreniyor, vaktinin çoğunu müzelerde geçiriyor. Konservatif olan ailesinin “Artık kendine bir çeki düzen ver!” buyruğu ile, önce politik bilimler yüksek lisans programına, sonra sağcı bir ailenin kızıyla bir evliliğe, ve sonra da uzun soluklu bir politik kariyere atılıyor. Sağı temsil etmesine rağmen, derin hümanist değerleriyle daha merkez ve sol aksiyonlar alarak, komünistlerin de, sosyalistlerin de takip ettiği bir “Chirac’çılık” akımı yaratıyor. Tutkusunun peşini ise bırakmıyor. Dünya liderleriyle girdiği çok önemli toplantılarda, gizlice sanat eserleri incelediği biliniyor. Ve koleksiyonculuğu sayesinde Paris’in çok sevilen Quai Branly Müzesi’ni açıyor.

Bir yandan da evde çocuklarıyla hiç vakit geçirmeyen bir baba, eşini iki defa aldatan bir eş ve Fransa’nın usulsüz kampanya bütçelemesi sebebiyle yargılanan ve ceza gören ilk cumhurbaşkanı.


İnsan kompleks bir yaratık. ‍‍‍Üstelik Chirac’ın bir paradoks olması, Fransa’da çok sevilmesine sebep gösteriliyor. Eşime sordum. “Evet,” dedi. “Fransızlar çelişki sever. Bence zaten Fransa’nın kendisi bir paradoks. Biz aynı şeyi hem savunup hem yerebiliyoruz.”


“Eğer politikaya girdiysem, bu bir emri takip etmemdendir.” diyen Chirac’ın hikayesi bende umut uyandırdı. Sağ-sol ayrımının önemsizliğine, çelişkilerimizi kucaklayabileceğimize, istemeyerek yaptığımız kariyerlerde faydalı olabileceğimize ve tutkularımızı bırakmak zorunda olmadığımıza dair. --z