İstanbul’a Yeniden Aşık Olmak

Yine İstanbul'dan havalanan bir uçaktayım. Büyülü beyaz bulutların üzerinden, normalin aksine boş ve stressiz bir yolculuktan, yer ve göğün, zaman ve alanın birbirine karıştığı bir yerden bildiriyorum. 


İstanbul'a yine aşık oldum. 


Üniversite için yurtdışına gidip gelmeye başladığımda 18 yaşındaydım. O zamanlar bu uçuşlar beni melankoli, hüzün ve kimlik bölünmesi stresi ile dolduruyordu. İki farklı kıtaya, iki farklı kültüre, iki farklı dile, kalbe, sevdaya bölünme hali. 


Özellikle son bir senedir ise ya yaşla ya da farkındalıkla gelen bir ferahlık içindeyim. Tamam artık kabullendim. Ne oralıyım, ne buralı. Nereye gitsem biraz yabancı. Nereye gitsem biraz tanıdık. Hem eksiğim hem tam, hem fakirim hem zengin, hem yorgunum hem dinlenmiş. Kalbimi, bedenimi, benliğimi genişletebildiğimde (ki bu nefes aldığım her an mümkün) aslında hem hiç bir yere ait olmayan hem de her yere ait olan diğer insanlardan hiç farkım yok. 


Hayata hangi açıdan bakarsak bakalım, bir geldik gidiyoruz hali. 


Tutunmaya gerek yok. 


Yine de, bu ferahlığın içinde bile, İstanbul'a her geliş fazlasıyla stresli benim için. Özlediğim çok insan, yapılacak çok şey, kısıtlı zaman ve enerji. “Remote” olup her yere benimle gelen işlerim. Bu gelişimde ise bu stresi azaltan ve şehre yeniden aşık olmamı sağlayan farklı bir durum vardı: şeker mi şeker 26 yaşındaki misafirim. 😍Bir hafta boyunca beraber yatıp kalkıp, beraber durup çalışıp, beraber gezip yorulunca İstanbul'a biraz onun gözünden bakma fırsatım oldu. 


Bu şehre aşık olmamak mümkün mü bilemedim. 


Bebek, Karaköy, Galata, Beyoğlu, Kadıköy, Moda, Beşiktaş, Sultanahmet, Nişantaşı. Topkapı Müzesi, Dolmabahçe Sarayı, İstanbul Modern Müzesi, Pera Müzesi. Birçok dile, dine, kültüre uzanan entelektüelliği ve tarihi. Fazıl Say yıl sonu konseri. El İşi göz nuru kumaşlar, porselenler, bakırlar, camlar, kilimler. Yüzü gülen, niyeti iyi, ruhu güçlü yurdum insanı. Avukat, mimar, öğretmen, ekonomist, sanatçı olan kafası açık aile ve arkadaşlarım. Zeytinyağlı yaprak sarmaları, levrekli iç pilavlar, vapura giderken bitiveren dürümler, baklavalar, masalara yayılan o zengin kahvaltı sofrası. Son kuşak şaraplar, kahveler, kokteyller. Metrosu, vapuru, taksisi, otobüsü, dolmuşu derken kendini oradan oraya atabiliyor olma hali. Bir de mavisiyle her şeye eşlik eden eşsiz assolist: Boğaz. 


Gelir seviyemin, Euro harcadığımın, her gün işe gitmek için karşıya geçmediğimin, o ataerkil baskıcı kültürümüze her gün başkaldırmadığımın, 3,5 sene önce buradan giderken tüm bunlara biraz ara vermek istediğimin ve şimdi bu satırları bu arayı verdikten sonra yazdığımın farkındayım. 


Ama benim için bütün haftanın en güzel anı dün akşam Kadıköy-Beşiktaş vapurunda güneşin batıp, su ve gökyüzünün lacivert ve turuncu olduğu, martıların ayaklarını suya değdirip yeniden havalandığı an ise, biliyorum ki, İstanbul'un renkleri bedava ve hepimize ait. 


Türkiye yorgun. Sizin de kalbiniz azıcık yorgun ise, belki yılın şu son günlerinde İstanbul'un renklerine yeniden aşık olma cesaretini gösterirsiniz. İyi seneler! --z


Bir Aralık günü İstanbul