Kalp Aydınlatan Bir Roman: İçimizdeki Şeytan

Uzun zaman sonra ilk defa bir kitabı akış hissiyatı yaşayarak okudum. Gözüm kaç sayfa okuduğuma takılmadı, ellerimin sayfaları çevirdiğini farketmedim. Neredeyse kitabın içerisinde yaşadığımı zannettim - karakterler, öykü beni o derece içine çekmişti. Okunmamış sayfaların gittikçe azalması kalp ritmimi hızlandırdı. Çözülmemiş şeyler nasıl çözümlenecekti? Kim kime ne diyecekti kitap sonlanmadan?


Lisede kurgusal olmayan düz yazı türünde kitapları keşfettiğimde çok etkilendiğimi hatırlıyorum. Gerçeğe dayanan akıl almaz hikayeler ya da bir hikayesi olmayan, bir durumu kritik eden, bir konu hakkında okuyucuyu bilgilendiren deneme veya makale türündeki düz yazı kitaplar. Fakat sanırım hayatımın son senelerinde çok fazla kurgusal olmayan düz yazı okur olmuşum. Kitap okumak daha bana çok yeni bilgi öğreten, ufkumu genişleten, kendimi ve toplumu daha iyi tanımama yardım eden bir deneyim olarak sabitlenmiş. Bunda okul ve iş hayatının etkisi şüphesiz. Ekranda geçirdiğim sürenin ve Netflix gibi hizmetlerin de.


Çok sevgili Sabahattin Ali'nin İçimizdeki Şeytan romanı bana romanların güzelliğini yeniden hatırlattı. Romanı okuduğum birkaç haftadır Macide'yi merak ederek, Ömer yine ne yapacak diyerek, Ömer'in ahbaplarından nefret ederek, Veznedar Hüsamettin efendiye ne olacak diye üzülerek yaşıyorum. Sabahattin Ali öyle güzel, öyle detaylı çizmiş ki her karakterin içini, dışını, konuşmasını, kendisiyle hesaplaşmasını, sanki hepsi tanıdığım gerçek insanlarmış gibi bir hisle geçti okuma günlerim.


Kitabı okurken klasikleri klasik yapan şeylerin neler olduğu üzerine de düşündüm çokça. Sanırım karakterleri ve olayları bu derece hayata geçirmenin yanında, topluma ve insana bu kadar güzel ışık tuttukları için. Örneğin Macide'nin bir hayat arkadaşında aradığı özelliklerin zaman içerisindeki değişimi bana kendi arayışımı hatırlattığı, ya da Macide’nin Ömer’e yazdığı mektup beni sarstığı, ya da kendi yapamadıklarımın suçunu “içimdeki şeytan"a attığım zamanlardaki iradesizlik veya tembelliğim Ömer’de vücut bulduğu, ya da neden bazı kimselerden hiç haz etmezken bazı kimselere karşı ise kalbimin titrediğini gösterdiği için. Klasikler sanırım kendimizden çokça kesitler bulduğumuz, ve aslında bir dolu şey öğrendiğimiz ama kendimizi bir hikayenin içerisine kapılmış hissettiğimiz için öğreniyor olduğumuzu fark etmediğimiz kitaplar. Ve sadece senin benim değil, milyonlarca insanın üzerinde aynı etkiyi bırakan kitaplar. Şimdi kitabın ön sözünü yazan Selim İleri’nin dediği gibi hangi klasiğe elimi atsam diye düşünüyorum: Reşat Nuri'nin okumadığım kitapları, Yakup Kadri'nin ve Halide Edip'in kitapları, ve daha niceleri.


İçimizdeki Şeytan’da hikayenin güzelliği ve gözlemlerin çarpıcılığı kadar güzel iki unsur daha var. Birincisi kitabın karakterleriyle o eski İstanbul sokaklarında dolaşmak, kayığa binmek, Boğaz’da yürümek, Köprü’den geçmek, Beyoğlu’na çıkmak, yokuşları çıkmak…


Bir diğeri de Sabahattin Ali gibi yetenekli bir yazarın kaleminden dökülen Türkçe’nin güzelliği ve ağız dolduran o eski Türkçe kelimeler. Bakın size bir kesit:


Anadolu sahillerinin üzerinde birdenbire yükseliversen ay bu manzaraya daha esrarlı bir çehre verdi. Bütün ışıkların parıltısı derhal azaldı, fakat güzelliklerinden hiçbir şey kaybetmediler, hatta üzerlerine açık mavi bir tül atılmış gibi daha tatlı, daha mahrem bir hüviyet aldılar. Kayıktakilerin ikisi de susuyordu. Böyle bir gecenin ancak gençken ve ancak bir defa yaşanabileceğini ikisi de sezmiş gibiydiler.

Aynı Kürk Mantolu Madonna gibi, İçimizdeki Şeytan da tekrar tekrar okunulası bir kitap. Günleriniz ve kalbiniz azıcık aydınlansın isterseniz, mutlaka tavsiye ederim. ~z