Karşıtlığın İçimizdeki Öfkesi

Sözde kompleks canlılarız değil mi? Okuyoruz, düşünüyoruz, hayat boyu da düşünmeye devam ediyoruz. Oysa tüm bu düşünsel yetiye rağmen, her gün en ilkel haliyle karşıtlıkların ağına düşüyoruz. Kişisel doğrularımız, kafamızdaki yanlışlarla daha güçleniyor. Ülkeler, biz-siz ayrımıyla yönetiliyor. İlişkiler, ben-sen sarmalına düşüp duruyor. Ben gibileri gördükçe güçleniyor, benim gibi olmayanlara öfkeleniyor, saldırıyor ve en nihayetinde yaratılan o negatifliği de kendi içimize ekiyoruz.


İnsanlar “karşıt” kavramını 4 yaşından itibaren oturtuyormuş zihninde. Ailelerimizden öğrendiğimiz doğru-yanlış ikiliklerine okullarımız da eşlik ediyor. Öğretim hayatımı düşünüyorum mesela. Neden zıt anlamlı kelimeleri öğreniyoruz? Renklerin, sıfatların, yönlerin karşıtlarının var olması bizim ne işimize yarıyor? Kavramları 2 uca indirgediğimizde daha kolay öğreniyoruz belki, ama hayatlarımız aslında daha da zor oluyor büyüdükçe. Biz linç etmeye yer aradıkça, linç edilmekten korkarak yaşıyoruz. Korku, saldırganlığı getiriyor ve dünya aslında gri olsa da, sanki ellerimizle siyaha ve beyaza boyuyoruz.


Bu aralar gündemi kasıp kavuran “Bir Başkadır” dizisinin neden bu kadar sevildiğini düşünüyorum. Oyunculuklar muhteşem evet, ama insanın kalbine dokunan başka bir şey var bana göre. O da bence, hepimizin içten içe istediği “karşıtlıkların barışı”. Çünkü belki de, kutuplaştıkça güçlü gibi hissetsek de, birilerinin bize Robert Kolejli ya da ilkokul terk olmanın; türbanlı ya da saçı açık olmanın; rezidansta ya da bir gecekonduda yaşamanın kafamızda yarattığı etiketleri göstermesine, aslolanın “duygular” olduğunu söylemesine ihtiyacımız var. Bu bir anlamda, bize benzemeyenlere karşı biriktirdiğimiz olumsuz duyguların bizi nasıl da yorduğunun ve bütünselliğe, bütünleşmeye ne kadar ihtiyaç duyduğumuzun bir kabulü.


Karşıtlıklar sarmış etrafımızı. Bu yazıda bile, zihnim kaç defa ikiye bölünmüş baksanıza.

Siz-biz ayrımı yapmadan, hepimize grileri görebildiğimiz bir pazar dilerim. ~e