Tarihten ve İnsandan Bir Kesit: Hatfields & McCoys

Şefkatli farkındalık (mindfulness) pratiğinde en değer verdiğim yaklaşımlardan biri, kişiye herhangi bir sonucu dayatmak yerine, “Peki öyle yaparsan ne olur? Böyle düşündüğünde nasıl hissediyorsun?” gibi sorular sorarak, kişinin kendisi için doğru, ferah ve geniş olan davranışa, tutuma ve düşünceye, kalbini ve bedenini izleyerek kendisinin varmasının teşvik edilmesi.


Annemle TRT2’de film keyfi yaptığımız geçen akşamlarda, 2012 yapımı, çokça ödül kazanmış ve hatta Kevin Costner’ın da Oskar kazandığı film serisi Hatfields & McCoys’u izlerken sürekli bunu düşündüm. Bu film serisi adeta bu şefkatli farkındalık sorularını soramayan, “Öyle yaparsam ne olur?” “Böyle düşünürsem nereye varıyorum?” diyemeyen insanların vahim hikayesini anlatıyordu.


Film serisi, 19. yüzyılın sonunda, biri nehrin bir tarafında West Virginia’da, diğeri de nehrin diğer tarafında Kentucky’da yaşayan iki ailenin gerçek hikayesini ve on yıllar süren kan davasını anlatıyor. Ben nedense bu tip vahşi kan davalarının sadece bizim topraklarda olduğunu zannediyormuşum. Her akşam birini izlediğimiz bu üç film boyunca, insanın her yerde insan olduğunu yeniden hatırladım.


Hikaye aslında bir dostluk ile başlıyor: Amerikan Sivil Savaşı (1861-65) esnasında birbirinin hayatını kurtaran iki adam. Savaş bitip evlerine döndüklerinde ise, bu iki adamın aslında birbirinden nefret eden iki ailenin reisi olduğunu görüyoruz. Sanki kimse (bu iki adamın kendisi de dahil) ailelerin neden birbirinden bu denli nefret ettiğini hatırlamıyor. Fakat eve ve topraklarına dönüşleri ile birlikte, bu kan davası, kimsenin önüne geçemediği (ya da geçmediği) bir şekilde tüm hızıyla yeniden başlıyor. Film serisi boyunca iki aile de, diğer ailenin üyelerini ve hatta kendi ailesinin üyelerini bile gözünü kırpmadan, sadece birkaç kişi kalana kadar katletmeye devam ediyor.


Filmin en başarılı olduğu yer işte burası. Yaşanan şiddet öyle saçma boyutlarda, öylesine sebepsiz ki, izleyicide bir sahneden diğerine geçerken sürekli “Bu ne zaman sona erecek? Hangi damla bardağı taşıracak? Ne zaman uyanacaklar?” sorusu uyanıyor. Ve maalesef filmin son dakikalarına kadar bir sonuçlanma yaşanmıyor. Adeta on yıllar süren o vahşeti biz de toplam 5 saate varan izleme süresi ile deneyimliyoruz. “Neden?” diye sorup duruyor izleyici. Bunu neden sürdürüyorlar?


Mantıklı bir sebep aramak tabii ki yersiz. Savaşa, yoksulluğa, bilinçsizliğe, kızgınlığa, kıskançlığa, kayıba, kedere, kısaca insanın tüm karanlık yanlarına takılı kalan bu bireyler, gruplar ve genel olarak da toplumun kendisi, duygusal beynin dövüş-kaç-don tepkilerinde sıkışıp kalıyor. Beynimizin daha sonradan gelişmiş olan, perspektif, farkındalık, merhamet, şefkat, espri anlayışı gibi fonksiyonlarının bulunduğu üst beyin bölgesi sanki tamamen devre dışı kalmış ve oraya bir türlü ulaşılamıyor. Bu karanlıkta takılı kalan insanların hem kendisine hem çevresine ne denli zarar verdiğinin kanıtını izliyoruz adeta. Ve güya tarihin tozlu sayfalarında yaşanan bu hikayenin, otokratik liderlerin, diktatörlerin, bölücülüğün, şiddetin yeniden artışa geçtiği zamanlarımıza ne kadar benzediğinin.


Üstelik film serisinin başında bu saçmalığı gören ve kan davasına karşı çıkan Nancy gibi bazı aile üyeleri bile kendileri de benzer kayıp ve acıları yaşadıkça, aynı dövüş-kaç-don mekanizmasından harekete geçmeye başlıyor. Ya da babasına “Hatfield olmak için yeterince kin duyma kabiliyetim yok.” diyen Johnse gibi, aslında acının, baskının ve şiddetin pek de dışında kalamıyor.


Yani her insan bir noktada aynı karanlığa mahkum kalabiliyor.


Filmin çarpıcı yanlarından biri de Amerika’daki silah sorununun kökenlerini açıkça ortaya koyması. 1800li yılların sonlarında hala o eski kovboy filmlerindeki kasabalarda yaşayan halkta herkesin ama herkesin, çocukların ve kadınların bile ceplerinde birkaç silah var. Daldan meyve toplar gibi silah toplayıp, önlerine çıkan her şeye (bitki, hayvan, insan) hiç tereddütsüz ateş açıyorlar. Filmi izledikten sonra ABD’deki silahlanma oranının ve silahsızlandırmaya karşı gösterilen bu direncin sebeplerini çok daha iyi anladım açıkcası. Ve hatta sadece 150 yıl içinde bu kadar silahsızlandırmayı başarmış olmalarına bile şaşırdım.


Adeta keyifli bir tarih dersi gibi olan bu film serisinin ışık tuttuğu bir diğer toplum kesiti ise henüz çok gelişmemiş olan hukuk sistemi içerisinde, bütün bu katliamların da hükümsüz ve cezasız kalması. Ve tahmin edeceğiniz üzere, kadının ve çocuğun adı yok. Onlara tek düşen yas tutmak, kocalarına ve oğullarına destek olmak, baba sözü dinlemeyen kız çocuklarını evden kovmak, gerektiğinde kendilerini feda etmek, ve gerektiğinde de onların işlediği suçlardan hüküm giymek.


Tarihi ve insanı anlamayı seviyorsanız bu film serisini mutlaka izleyin. Hem toplumdaki karmaşanın hem de bu kadar karmaşa içerisinde ortaya çıkarmaya başardıkları birkaç karakterin etkisinden çıkamayacaksınız.


1897'de Hatfield ailesi. Kaynak: https://en.wikipedia.org/wiki/Hatfield%E2%80%93McCoy_feud#/media/File:HatfieldClan.jpg
Film serisinde McCoy ailesini oynayan oyuncular. Kaynak: https://www.rottentomatoes.com/tv/hatfields_and_mccoys_miniseries#&gid=1&pid=t-238467