Üzerimize Düşen Görev

Eminim hepimizin elinde sihirli bir değnek olsa dünya üzerindeki her türlü şiddeti, ayrımcılığı, yoksulluğu, açlığı yok eder sevgi, saygı, barış ve huzur dolu bir dünya yaratırdık. Ama maalesef elimizde sihirli bir değnek olmadığı gibi dünyanın mevcut hali de sevgi ve huzur dolu olmaktan bir o kadar uzak. Sadece geçtiğimiz bir iki hafta içinde okuduğumuz haberler ruhumuzu karartmaya yetiyor. Çoğumuz her seferinde bireysel olarak ne yapabiliriz diye düşünüp durup soluğu sosyal medyada alıyoruz. Ve yüksek ihtimalle halihazırda bizim gibi düşünen 300-500 kişinin göreceği bir şeyler post edip negatif enerjimizi atmaya çalışıyoruz. Birkaç gün sonra da yaşamımıza hiçbir şey olmamış gibi devam ediyoruz, ta ki bir sonraki kötü habere kadar… Herhalde yazının bu noktasında neyi eleştirdiğimi birçoğunuz anlamıştır. Zira daha iyi bir dünya yaratma konusunda “çok laf az aksiyon” tutumu genel olarak hep karşılaştığımız bir durum. Peki bunun çözümü ne? Bu konuda “herkes aktivist olmalı” gibi romantik bir görüşüm yok. Aksine bu konuda oldukça realist davranmaya çalışıyorum. O nedenle bugün sizinle farklı bir görüşümü paylaşmak istedim.


Bence tam zamanlı bir aktivist olmak adı üstünde “tam zamanlı” bir iş. Hatta ve hatta bence tam zamanlı aktivist olmak kendi başına bir meslek, farklı bir kariyer yolu. Nasıl bazı insanlar bankacı olmak isteyerek bir bankaya girip tam zamanlı çalışmayı tercih ediyorsa, aynı şekilde bazı insanlar da gönülden bağlı oldukları bir amaç için sivil toplum kuruluşlarına girip tam zamanlı çalışmayı kendilerine bir kariyer olarak tercih edebilir. Azınlık da olsa böyle insanlar var, ve iyi ki varlar! Bu düşünceyi biraz daha ileri taşırsak iyi çalışan bir sivil toplum kuruluşunu kurumsal bir şirkete benzetebiliriz aslında: her ikisi de belli bir amaç için organizasyonlarına yeni çalışan alıyor ve o çalışanlar ortaya zaman ve efor koyarak bir sonuç elde etmeye çalışıyor. Bu iki tip organizasyonun en çok farklılaştığı nokta herhalde elde etmeye çalıştığı sonuç. Bir tanesi ürettiği ürünü, örneğin bir şampuanı, satmaya çalışırken, diğeri bir sosyal fayda, örneğin aile içi şiddetin önlenmesini sağlamaya çalışıyor. Bu iki durumda da aslında kendimizi tüketici olarak düşünebiliriz, birinde şampuan tüketiyoruz, diğerinde ise üçüncü sayfa haberlerinin azaldığı daha huzurlu bir ortamı tüketiyoruz. Şampuana para öderken niye diye sormuyoruz, ama bağış yapma konusuna gelince nedense hepimiz biraz çekingen davranıyoruz. “Ama hangi sivil toplum kuruluşu güvenilir, hangisi daha iyi çalışıyor bilmiyorum ki…” dediğinizi duyar gibiyim. Üzgünüm ama bu da bir bahane değil. Evet, her sivil toplum kuruluşu iyi çalışmıyor olabilir ama iyi bir şampuan bulmak için saatlerimizi harcıyor, ona buna sorup tavsiye alıyorsak, hangi sivil toplum örgütünün iyi çalıştığını, güvenilir olduğunu anlamak için de biraz efor harcayabiliriz!


Bu konuyu önümüzdeki günlerde biz de araştırıp öğrendiklerimizi sizinle haftalık bültenimizden ve instagram hesabımızdan paylaşıyor olacağız. Özellikle kadına yönelik şiddet, aile içi şiddet, kadın haklarının korunması, çocuk istismarı gibi konularda mücadele veren, bildiğiniz ve güvendiğiniz toplum sivil kuruluşları varsa bize yazın. ~n