Yirmili Yaşlarımın Hikayesi

Henüz otuzlarımdan çokça yol almış değilim ama beni son günlerde yeni bir nostalji sardı: yirmilerimin nostaljisi. Ece daha önce nostaljiden hissettiği garip mutluluğu Geçmişi Özlemek Hiç de Fena Olmayabilir yazısında dile getirmişti. Benimki de sanırım onunki gibi. “Kötü” bir nostalji değil. Yirmili yaşlarımı keyifli bir özlemle andığım, güzelliğini hatırladığım anlar yaşıyorum.


Düşündüm nereden çıkmış olabilir acaba bu nostalji diye.


Aslında sanırım bir yerden çıkmadı, bir süredir zaten oradaydı. Toplumun her yaş grubuna yüklediği nice nice anlamlar var. Bebeklik yılları, çocukluk yılları, ergenlik yılları, yetişkinliğe geçiş (üniversite), genç yetişkinlik yılları (yirmili yaşlar), “orta yaşlılığa geçiş” veya “orta yaşlılık” kategorisine sokulan otuzlar, kırklar, elliler, ve derken yine acımasızca “emekliliğe geçiş” ve “yaşlılık” kategorilerine sokulan bir kırk sene daha, altmışlar, yetmişler, seksenler, doksanlar… Biz fark etsek de etmesek de, toplumun her yaş grubuna dair kalıplaşmış algı ve beklentileri var. Biz bu algı ve beklentilerden etkileniyor, düşünce ve davranışlarımızı onlara göre değiştiriyoruz. Biz ön planda başka şeyler yaşar ya da yaşadığımızı sanarken, arka planda bu etkilenme ve şekillenme devam ediyor. Bu etkilerin ve şekillenmelerin farkına varmak ve özgürleşmek tabii ki mümkün, fakat bunlar efor ve dikkat çalışması gerektiriyor. Kaçımız bu efor ve dikkat çalışmasını yapıyoruz? Yapanlarımız da her günün her saniyesi yapamıyor tabii. Bazı algı ve etkiler farkındalık çizgimizin altında kalıyor.


Ben de özellikle otuz yaşıma girmeye 1-2 sene kala ve otuza girdikten sonra geçen bu 1-2 senede, düşünce ve davranışlarımdaki etkileri izler haldeydim. Bir yandan inanılmaz bir keyif ve mutluluk içindeyim çünkü kendimi hayatımda daha önce hiç olmadığım kadar özgüvenli, köklenmiş, bilge ve bilinçli hissediyorum. Otuzlara gelene kadar yaşanmış bir dolu deneyimimim ve onlardan çıkardığım bir dolu dersim var. Kendimi çok daha iyi tanıyorum. Kendi bedenim, hayatım, seçimlerim içinde çok daha rahatım, gittikçe rahatlıyorum. Zor zamanlarda kendimin yanında olmayı, ihtiyaçlarımı ifade etmeyi ve gidermeyi çok daha iyi başarıyorum. Birkaç konuyu 5-10 senedir yapmaktan gelmiş olan bir iş birikimim var. Yeni yeni konulara, alanlara duyduğum merakım, ilgim, tutkum, yeniden başlama hevesim, yeni maceralara atılma enerjim var. Okunmamış bir dolu kitap, gidilmemiş bir dolu şehir… Finansal açıdan yirmili yaşlarıma göre biraz daha güvendeyim. Hem hayata dair istekliyim ve hayallerimi ertelememeyi öğrendim, hem de her şeyin bir zamanı, bir mevsimi olduğu bile bile, tadını çıkara çıkara, emin ve yavaş adımlarla ilerliyorum.


Öte yandan, “yolun yarısı”na yaklaşıyor olmak, benden bir önceki jenerasyonun artık yavaş yavaş “aile büyükleri” durumuna geçiyor olması, kanser olan, belki ölmekte olan arkadaşlarım, yaşlar büyüdükçe tonu ciddileşen sağlık sorunları, evlilik, çocuk yapma ve aile kurma yolculukları, bu yolculukların getirdiği yer yer ağır sorumluluklar, yaşanan ilişkilerin süresi uzadıkça daha can yakar hale gelen ayrılmalar ve boşanmalar, artık 4-5 yılda bir başka bir ülkeye taşınmak istemiyor olmam, sakinlik ve sabitlik ihtiyaçlarımın artması, değişmekte olan bedenim ama beni yine de aynı güzellik algılarına sığdırmaya çalışan toplum, senelerdir yoğun bir trafik gibi akan okul ve çalışma hayatından duyduğum yorgunluk, sürekli değişmekte olan hayata uyum sağlama çabası, bitme-başlama-bitme döngülerindeki arkadaşlıklar…


Bütün bu güzellik ve zorlukları, ya da benzerlerini, benim yaşlarımdaki birçok kişi, belki herkes, yaşıyor. Neden daha fazla ve daha açık açık konuşmuyoruz, onu da bilmiyorum açıkcası. Sanki bu geçiş dönemlerinin üzerinde bir sis var, ya da konuşmak pek elzem değilmiş gibi.


Fakat son 4-5 senedir, otuzlara geçerken yaşadığım bu içsel yolculuk ve gözlemi, son haftalarda hareketlendiren şeyler de oldu.


Birincisi Netflix’te “Bu da neymiş” diye merak edip izlemeye başladığım The Bold Type dizisi. Dizi New York’da bir dergide beraber çalışan, üç yakın kadın arkadaşın kariyer, aşk ve arkadaşlık hikayelerini anlatıyor. Kilit nokta şurası: yirmi beş yaşındalar. Yaklaşık aynı aylarda, üniversite sonrası stajyer olarak girdikleri bu dergide üç sene çalıştıktan sonra, biri yazar kimliğini, diğeri moda tasarımcısı kimliğini, diğeri de pazarlamacı kimliğini buluyor. Terfi alamamak, yanlış bir iş teklifini kabul etmek, işten çıkarılmak, iş aramak, yöneticiliğe adım atmak, yanlış kişiyi işe almak ve işten çıkarmak zorunda kalmak, mobbing yapan müdürler, akıl hocalığı yapan yardımsever müdürler, ilk defa alınan ödüller, işleri ve aşkları arasında seçim yapmak gibi acı-tatlı iş tecrübelerini yaşıyorlar. Bütün bunlar olurken bir yandan da ters giden romantik randevular, yanlış kişilerle yaşanan ilişkiler, sorgulanan cinsel kimlikler, çok aşık olmanın coşkusu, çok aşık oldukları kişileri kaybetmenin derin acısı, ilişkilerde gerçekten ne istediklerini anlayamamaları. Finansal emniyetsizlik, ödenmesi gereken faturalar, hayatın pahalılığı. Evden kopmanın ve kendi ayakları üzerinde durmanın belki de doğal bir sonucu olarak, çocuklukları ve anne-babalarıyla yaşadıkları hesaplaşmalar. “Evlenmek istiyor muyum”, “çocuk yapmak istiyor muyum” vb. ahiret soruları. Ve tabii bir yandan da yarın yokmuş gibi içilen “shot”lar, gidilen partiler, keşfedilen mekanlar, yaşanan maceralar, gece yarısı dondurmaları, kahkahalar… The Bold Type’taki karakterlerden Jane’in dediği gibi “Yirmili yaşlarımız kedersiz, tasasız, geleceği çok da düşünmeden yaşamak için değil mi?


Ama her şeyin en ortasında, onlara hayata asılma ve devam etme gücü veren, değerli arkadaşlıkları. Benim Ece ve Nazlı'da bulduğum gibi. ❤️


Sanırım diziyi izlerken ben de yirmili yaşlarımı baştan sona yaşadım, ve nostaljinin o garip mutluluğunu içimde hissettim. Evet bu deneyimlerin bir kısmı çok zordu, bir kısmı aşırı eğlenceli ve coşkulu idi, ve hepsi de iyi ki de yaşanmıştı. O deneyimler yaşanmasa, bugünler bugünler olmaz ki.


Bu aralar sosyal medya Friends dizisinin tekrar buluşmasını konuşuyor, belki denk gelmişsinizdir. Ben sanırım Friends’i izlerken ergenlik ve üniversite çağımda olduğum için, yaşanan olaylara çok gülmek ve dizideki karakterleri çok sevmenin ötesinde, aslında Friends’in de bir “yirmili yaşlar hikayesi” olduğunu anlamamışım! Bunu geçen gün kavradım. Aslında yukarıda The Bold Type’da yaşandığını bahsettiğim tüm olayların Friends’in bölümlerinde de gizli.



Yirmilerime duyduğum nostaljiyi körükleyen bir diğer olay da son günlerde İstanbul’da olmam oldu. İnsan hafızası olayları, kişileri, hisleri, fiziksel yerlerle bağdaşık olarak hatırlıyor. Ben yirmili yaşlarımın kayda değer bir kısmını burada geçirdim. İnsanlar gibi şehirlerin de çehreleri değişse de, ve bu İstanbul o İstanbul’dan farklı olsa da, ve çoğunlukla evde oturuyor olsak da, uzaktan da olsa gördüğüm İstanbul kareleri bana yirmili yaşlarımın o dolu hislerini hatırlatıyor bu aralar.


Fiziksel yaşlarımız rastgele bir şekilde onar senelik ritimlere oturmuş olsa da, her birimiz benzer dönüşümlerden, kendi ritimlerimizde geçiyoruz.


Sizin yaş almakla ilgili içsel yolculuklarınız var mı bu aralar?


Hangi yaşlardan, hangi yaşlara?


Hangi diziler, filmler, şehirler size o yılları tekrar yaşatıyor?


Yazın bize. Hikayelerinizi dinlemek bizi çok mutlu eder. 🤗~z